oyunumuzda kısa bir ara.


bir dolu sahne var aklımda
oynanmış,
başrolü pek değişken-bilinmez denklem
her nedense (ne saçma bir nedensizlik, sanki oyun benim oyunum değil)
sahnede bir ben var
benden çok ötede.
kulisten gelen replikleri dinleyip dinleyip tekrar eden
edip te ettiğini faretmeyecek kadar vazifesine sadık, kendini rolüne vermiş, rolünü yaşayan ben.
bu sanki hep hazırlandığı rolün
temsili gibi.
hakkını vermek için o denli samimi
o denli içten.
bu yüzdendir ki adıma yazılmış oyun şimdi başrolsuz kucaktan kucağa...

biliriz ki, oyun içinde oyunsuzsan; kral çıplak sen olursun.
- ömrümü oyun yetiştirmişim tüm sözlerim laf-ı güzaf bundan öte.
unutulan bloğuma oyunumuzda kısa bir ara.

oyunumuz başlamak üzeredir lütfen cep telefonlarınızı ve çağrı cihazlarınızı kapalı konuma getiriniz..İyi Seyirler….

ses


hükümete,
dini O'na ulaşmanın bir aracı olmaktan çıkarıp
kazan kazan anlayışına sokan çıkarcılara
herkesi etiketleyen büyük aptalca önyargılara
vs vs umuma açık bir sitede yazılamayacak ne kadar neden varsa hepsine rağmen
niyetliyim.

ramazan ayındayız
ve sadaka vermeliyiz.
iftarda komşumuzu düşünmeli,
bir çocuğun karnını doyurmalıyız.
soframız kocaman olmalı her daim,
her daim açık olmalı ailenin sıcaklığını tadamayan bir başkası için.

bıla bıla bılaaaa
.........................................rağmen
bugün 1 tl. vermekten aciz kaldığım yaşlı amcaya borçluyum.
ve fırına giderken gördüğüm aç köpek yavrularına.
ve yaşadığım bu duygular için mutluyum.
Allah ya da siz ne diyorsanız *aum(om) ya da tanrı ya da
siz O'na ne diyorsanız
ona dair gördükleriniz her neyse lütfen güzel birşeyler olsun.
yarın gündoğumunu görün mesela,
ya da bir martının uçuşunu,
ya da bir yeşil yaprağı,
belki bir yağmur damlasını.

üzgün bir gün bu gün bana.
kendimi ve dostumu gördüm.

*om. budizm’de bir canlının yeniden dirilirken çıkardığına inanılan ses.

Click Modu


renkli plazmalardan bakmak gibi
en güzelleri görmek için
koştur koştur gidilen uzunca tatil..
hoş görmekle
boş görmek
hattakine görmeyi bırakmak.

canın boğazdan geçmesi uğruna,
can uğruna ettiklerimizi görmemek için.



uzun bir yolculuk oldu bu yaz-ımızda geçen 9 gün.
zira yegane nefes aralığımızdı ya İŞ'te.
hani herbikesler bilir; TATİL nedir, ne işe yarar, öncesi sonrası nasıl ve nereye geçer diye...
neyse işte.
öncelikli tavsiye;
dostunuz ve sevgilinizle uzunca bir tatile çıkmayın. ikisindende feragat etmek zorunda kalmanız içten bile değil.
biz iyiyiz...?
....
bir ikincisi
hayatınızın bir bölümü
kaş-
kalkan-
kekova üçlüsünde geçsin.
geçsin ki
huzurun turkuaz ve serin halini yaşayabilin.




Assos.
denizle dertleştiğiniz nadide köşe.
herkesin bilmediği
bilmemesi de gereken
dolambaçı yollardan ulaşılan cennet köşesi.
Şimdilerde isimleri yalnızca şiirlerde geçen deniz kokan denizcilerin ağlarında düğüm atmak belki...
tatil..
ama yine de en güzeli eve dönmek.
Uzun yolculukta şişmiş -ama bronz, çok bronz :) - ayacıklarınızı uzatıp aptal aptal TV izlemek (sıfat için üzgünüm ama kimse bana TVnin akıllı akıllı izlendiğini söylemesin.zira "sen akıllı akıllı televizyon seyret çocuğum" lafı 8 yaşına kadar geçerlidir, gerisi lafazanlık).
belki de benim gibi gece 4 gibi evde olup sabah 7 gibi işe gitmekle tatil modundan direkt *Click Moduna (bkn. en alt paragraf) geçebilirsiniz.
ehh bir de
bu arada elinize Hermann Hesse "siddhartha" tutuşturulursa
hırsla çalışmayı, sürekli para hesaplamayı, hep yemeyi, zevki şatafatı vesairesiyle bizim hayat gayelerimizi ben'i öldürmede araç kullanan adamın öyküsüyle devam ederseniz ne güzel eve dönmek.
kendinizi ölü sanıp devam etmek yola...
turkuaz olmadan sarı olmadan eylül hüznüne gömülmek.
*konuya mukabil tavsiyemdir
adam sandler-Click
uzun süre oldu benle konuşmayalı, yazmayalı.özlemişim.merhaba ben.

dilim bağlı

bir zaman sonra
bakmışız ki yüzümüz iki tane.
elimiz kolumuz çoğalmış bir çok yerdeyiz.

ve biliniz ki,
kader var.

faraziye.

bağımlı kalmak ne ala...

yegane düşünün aynı olması

bin renk olması

tek bir tenin.

şimdi güneşe tutulmuş çiçek gibi

renklerime
veda ediyorum.

bir yanım hoşgeldin bana...
bir yanım,
farazi günler bekçiliğinde...

zeytin diken deli

evime geldim oldukça uzun bir zaman aralığından sonra..
evimizden taşınmışız.. yeni evimizin yeni koltuğunun ucuna yabancı yabancı oturuverdim.
annemin gözü gibi baktığı
vakti zamanında kıskandığım çiçekleri ilişti gözüme.
önce pisler dedim çocuk gibi.
sonra baktım
en az benim kadar garip duruyorlardı odanın köşesinde...
kıyamadım kıskandığım tanıdıklarıma...

sonra sonra alıştı onlarda benim gibi.
onlara su verildi
bana taze balık:)
menfaat dünyası.

eve gelmek demek
aile... komşu, akraba,
gidenler, gelenler...
bu kadar üç noktayı sevmem ama
gidipte gelemeyen, gelmesi olası olmayanlar...

acı kahveyle devam eden,
deniz dalgalarının sesi eşliğinde uzun balkon sohbetleri demek ya...

saatler süren sohbetler
ağlaşmalar
annemin sevmediği dedikoduda olmayınca
uzayıp giden öyküler
hepsinden
hepsinden sonra
bazen yaşamak için delirmenin şart olduğunu düşündüm.
aksinin sağlıksız olduğunu...

zira
yaşamak sevmektir ya.
en sevdiğin
en yanında olmak istediğin olmayınca
naparsın dağ çileğinin yabani tadını.
hangi şarkı seni mutlu eder
anısız.
hangi yüz güzel gelir
sevdiğin değilse.

kimini ömrünü bir ettiği saçını ağarttığı
kimini içinde büyüttüğü
kimini yoldaşı
terkederse
uzanıp dokunabilmek mümkün değilse
zamanın ölçülebildiği alemde

bazen tek çaredir delirmek.
aksi daha delilik.

ya da aksi denilen gibi zeytin dikeceksin yetmişinde...

"yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak yanı ağır bastığından."

delirmenin en insani olduğunu bildim bu şaka tatilde... dönünce evime önce sevdiğimi sonra en insanları görücem evlerinde...

sarı-kırmızı-yeşil


artık evimden çok uzakta çalışıyorum
ama hergün evime dönüyorum.
istanbul'da yaşayan herkes bunun anlamının maddenin 3 haline denk olduğunu bilir.

ya durursunuz

ya geçersiniz

ya da hazırsınızdır.

son halim, trafik canavarı hali.
karmakarışık hayat.
hani her yere ulaşımı sağlayan boğaza yakın bir dört yol düşünün...
elif şafak'ın siyah süt kitabının her bir tarafında karşımıza çıkan minik insancıkları varya onlar işte...renkli renkli arabalara binmiş sevimli şekerler gibi dolanıyorlar aklımda...

kah diyorum git en uzağa, yok ol...

kah gel artık büyümeyi kabul et...

zira ben ne kahlarsam kahlayım nihayetinde olan bize sunulanlara boyun eğip kabul etmek olacak gibi. çok kaderci bir cümle. önceki cümlelerimden, "hakettiğini yaşarsın"a aykırı bu cümle ama şu sıralar kırmızıdayım...



Duruyorum, sarıya yakın...

23 Nisan uykusu




uyuyoruz,

hepimiz..

en azından her gün bu saatlerde

günün gerçek başlangıcında uykudan dem vuruyoruz.

uyanıyor muyuz acep?
Acep vurduğumuz dem,
bir uykudan mı olmalı?
tüm günümüzden
gidişlerden
gelişlerden
ekranlardan
seslerden
dostlardan mı olmalı?
olmalı da

uyansak!




bugün 23 Nisan sevinçle doldu içim.Bunda ima yok, en azından okul törenimizin sonuna doğru:))

ben uyanmak

-...öldün.
-emin misin?
-evet eminim.
-uyudum sanmıştım oysa.
-hayır öldün...
sonra..
-sonra?
-sonra uyandın.
-ölünce uyanılmaz!
-ama yine sensen yani ölünce yine sen geliyorsan geri uyanılırmış.
-hmm...
ama beni sevmiyorum ki...
-evet seni sevmiyorsun...
-neden uyandım peki?
-sanırım başkalarından daha çok seviyorsun.
-ama bu kötü.
-hayır bu zor....
-------------------------
-hissetmiyorum hala..
-her gün ölme sende...
-napim?
-uyu.

magnezyumlu zaman

başım dönmüyor artık
magnezyumlu B Vitamini doluyorum.
sarı, ılık, yarım bardak.
düz, rutin, yarım yarım.
Tek çaresizliğim magnezyumlu zamanın iltifa kaybetmesi
sürekli...
Neyse ki farkındasızlığımı farkedebiliyorken başladım çare aramaya.
umalım ki,
ne işim var burda demesin
çabalayan bileklerim.

DİKKAT çok saçma yazı

oldukça uzun bir zaman oldu yazmayalı... bu arada kendi kendime söylendim durdum buraya yazacaklarımı. o kadar çok söylenmişim ki yazım bittikten sonra okuyunca (ki normalde yapmam) söylenecek lafım kalmamış, amma saçmalamışım dedim yine. sonra burayı okudupunu bildiğim ve yüzyüze gelmek zorunda kaldığım :) güzel insanlara mahsuben başa geçip bu uyarı yazısını yazma zorunluluğu hissettim. Sanırım Chuck Berry daha katlanılır kılar bozuk ruh hallerini...

Chuck Berry-You never Can Tell (Jack Rabbit Slims Twist Contest)

tüm olanaklar elimdeyken
hep platonik yaşamayı tercih ediyorum.
ayaklarımı kırmızı koltuğuma uzatıp, üzerimde mavi battaniyem, elimde sade kahvemle; dvdmi açıp, sevdiğim klasiklerimden birini açıp saatlerce keyif yapabilirim.. ev sıcacık olur.. yanımda peynirlerim olur (tulum peynir, eski kaşar, çeçil...hmms:) )...

Avro Part dinlerken bir yandan rüzgarla karışık kocaman damlalı yağmuru seyrederim kocaman pencereden ...
dolaşırım evde boşboş...düşünmem başka bir şey.. belki "Limon Ağacı"mı bile okurum
(Şiddetle tavsiye edilir..)
Ama koşmaya hazır bunye ya... sürekli bir meşkale bulur kendine.
Yine buldum.
yoruldum da.
Ama platonik yaşamanın zevkini bırakmam elden.
vazgeçişim muhteşem olmalı.
ve size bu yazıyla birlikte sitede bir müddet kalacak olan son hediyem,
Avro Part-Für Alina

hal.


uysallıklaşmaktayım.

zorunlu değil.

tercih.

deviantART

hmm..


Seslisozluk.com